• Osman Balcıgil

SANCI ÇEKİYORUM. HEM DE FENA HALDE.EY OKUYUCU, YARDIMINA İHTİYACIM VAR!

Hangi konuda yardımınıza ihtiyacım olduğunu en sona sakladım tabiatıyla. Öyle kolayından, öğren kaç, yağma yok.

Öncelik resimde: Gördüğünüz tablo 143 cm x 81 cm büyüklüğünde. Madrid’de Prado Müzesi’nde. 1819-1823 yılları arasına tarihleniyor. Francisco Goya’yanın tezgahından çıkma.

Bir kitap bitip yenisi için çalışmaya başlanacak süreç, zaman dilimi, dinlenme arası, her ne derseniz deyin zor geçer.

Daha doğrusu bende öyle olur!

Eminim bu minik nefes alma dönemini hoşça geçiren ağır işçiler de vardır.

Nedense, ben onlardan değilim.

Benim için en sancılı, acılı süreç, o kısa aralıktır.

Nedeni malûm: Bir sonraki kitabım hangisi olacak?

***

Az önce “ağır işçi” dedim. Sahiden öyle.

Nazım Hikmet kendisine “fikir işçisi” diyor. Biraz da kendisini “işçi sınıfı”na yakınlaştırmak için kullandığı bu tabir hoşuma gidiyor.

Bir konuşmasında Sabahattin Ali’ye “Bırak artık bu şiir işçiliğini, romana geç” diyor.

Görüldüğü gibi, yazar ile işçi kavramını yakınlaştırmayı seviyor Nazım.

Esasen ben hayatımda yaşıyorum bunu.

Günde kaç saat çalıştığım sorulduğunda “Ağır işçiyim” diyorum ve devam ediyorum “Bildiğiniz ırgat yani”.

Evet öyleyim.

Kendini masanın başında unutanlardanım anlayacağınız.

***

Acılı bir süreçtir yazmak.

İnsanlara hoşça bir eylem gibi gelir ama öyle değildir.

Hele ki roman yazıyorsanız!

Kolay hayatlar yaşayanlar roman konusu olmaz.

Romanlar büyük hayatları, acı çeken insanları, berbat tarihi dönemleri anlatır.

Asude beste günlerden dişe dokunur bir iş çıkmaz!

***

Böyle olunca, dertle dertlenir, acı çekenle acı çekersiniz.

Goya’nın “Satürn’ün Oğlunu Kurban Edişi” isimli tablosunu, yazıma görsel olarak bunun için kullandım.

Oğlunu değilse de kendisini kurban eder bu süreçte yazar!

Ölenle ölür!

Ama yine de kalkamaz masanın başından.

***

Sonunda her iş biter!

Peki biten işle birlikte huzur gelir mi?

Gelmez.

Çünkü, bu kez de “geleceğin ne olacağına” dair o sancılı süreç sarar bünyeyi.

***

Bir kitabın “tezgah”tan kalkıp ötekinin ne olacağının sorgulanmaya başladığı en sancılı dönemlerden söz ediyorum.

Nazım’ın hoşuna giderdi her halde masa yerine “tezgâh”, ofis yerine “atölye” demem.

İşçiyiz, ağır işçiyiz ya, ondan.

***

Emekli olan işçilerin çabucak öldükleri söylenir.

“Adam tam huzura, rahata kavuşacaktı ki gitti!” diye ağıt düzülür arkalarından.

Hakikaten de öyledir.

Yaşlandığı için mi terk-i dünya eylemiştir yoksa bir “uğraş”ı kalmadığı için mi bilinmez.

Neyse ne, “iş”i olmayan işçi ölür.

Her anlamda ölür.

Bana soracak olursanız yaratıcılığı bitmiştir de onun için.

***

Acaba “iki iş arasındaki boşluklar”da duyduğum rahatsızlığın bir nedeni de bu mu?

Bilmiyorum.

Önümüzdeki günlerde yayınlanacak kitabımı yayınevine vereli bir ay kadar oluyor.

Malumunuz, Corona Günleri. Kitabın ölü doğmasını istemiyor yayınevi. Bence de öyle.

Öte yandan okumanın eni konu arttığı bir dönemden geçiyormuşuz gibi. Önceki kitaplarımın satış rakamlarına baktığımda, ciddi bir artış gözlemliyorum. Yeniden baskıları yapılıyor.

Şu aralar basılsa şansı ne olurdu acaba yeni kitabımın?

Bilmiyorum.

Yayınevi en iyisini biliyordur nasılsa. Alanda koşturan onlar.

Öte yandan, neyse ne!

Ben bitirdim, benden çıktı.

Gerisi onların bileceği iş.

***

Asıl ilgilendiğim konu, bir sonraki kitabımın ne olması gerektiği.

Bir de tabi “işsiz kalmış ağır işçinin işsizlik sendromu”.

Sabahleyin kalkıyorsunuz bir boşluk.

Güneş ya da yağmur. Kahve ya da çay. Kitap ya da film.

Nereye kadar?

Tezgâhım bana ben tezgahıma bakıyorum. Atölyemi arşınlıyorum saatler boyu.

İş, üretim beni çağırıyor!

Fabrika çalışmalı, makineler hareket etmeli,

Zamanın eskitemediği bir şiirinde şöyle der Enver Gökçe:

“Sana selam olsun

Sürgünler, mahkumlar, hastalar!

Alacağın olsun

Seni İstanbul seni

Seni Bursa, Çankırı, Malatya!

Sizlere selam olsun Üniversiteler!

Öğretmenleri alınmış kürsüler,

Öğretmenler!

Sizlere selam olsun makineler

Entertipler, rotatifler, bobinler!

Namussuz şeyler dışında!”

Evet, tam da böyle.

Kaç kişi kaldık “entertip”, “rotatif”, “bobin” laflarının ne anlama geldiğini bilen?

Bilmeyenler Google Amca’ya sorsun.

Entertipler, rotatifler çalışmalı gerçekten.

Bobinler, bobinleri izlemeli.

Hayatın sürekliliği, üretimin durmamasına bağlı.

Genel olarak da ama en çok da özelimize dair böyle.

Çalışmayan işçi ölür.

***

Evet, geldik meselenin en önemli yanına.

Yazılacak yazılmasına da ne yazılacak?

Sorum kitaplarımı okuyan, ne yazacağımı merak edenlere:

Sahi, şimdi ben ne yazayım?

***

Birkaç tarzda yazdığım biliniyor:

1- Arka planında tarih, ezoterizm olan romanlar.

2- Biyografik romanlar.

3- Önemli bir olaya, odaklanmış romanlar.

Tabii ki bunun dışına çıkmam da mümkün. Onlardan biri “Karanlık Oda”. Bir denemeydi.

Tezgâhım, atölyem beni çağırıyor.

Fena halde burnumda tütüyor ırgatlık.

Ama ne için? Ne koymalıyım üretim sürecine bu kez?

Lütfen yardım eder misiniz?

Fikirlerinize ihtiyacım var.

Madem ki sizin için üretiyorum, bir el atmanızın, fakire fikir vermenizin yararı olur. Zararı olmaz.

Çorbada sizin de tuzunuz olur.

Fena mı?

152 görüntüleme