top of page

AYDIN KADININ VAROLMA SAVAŞI

Kadın olmak zor. Aydın kadın olmak daha da zor.

 

Bütün öteki alanlarda olduğu gibi “aydın olmada” da roller önceden dağıtılmış gibi.

 

1900’lü yılların ortalarından itibaren Avrupa ve ABD’de, aydın olmak anlamında, kadınla erkek arasındaki aranın giderek kapandığını görüyoruz.

 

Dünya geneline baktığımızda, durum o kadar parlak değil.

 

21. Yüzyılın başına ulaşmış olmamıza rağmen, “aydın olmak” hâlâ erkeklere mahsus bir iş gibi görünüyor.

 

Kuşkusuz, çok yüksek perdeden itiraz edilmesi gereken bir durum!




 

***

Bugün, burada, yazdığım dört kitaptan hareketle “aydın kadının var olma savaşı”nı dile getirmeye çalışacağım.

 

Otuz iki kitap yazdım. Bunlardan beşi biyografik roman. Beş biyografik romanımın dördünün kahramanı kadın.

 

Bunun için iki önemli nedenim var:

 

İlk nedenim sıra dışının peşinde olmam!

 

İkincisi ama daha önemlisi, özellikle de ülkemizde, henüz yanına bile yaklaşamadığımız “eşitlik ve özgürlükler” meselesi.

 

***

Çağdaş dünyada eşitlikten, özgürlükten bahsedilmeye 1700’lerin sonlarında başlandı.

 

Peki, Voltaire, Montesquieu, Rouseau, Namık Kemal, Mithat Paşa özgürlük ve eşitlikten bahsederken, sadece erkekleri mi kastediyordu?

 

Kuşkusuz hayır!

 

Öte yandan, aydınlanma fikirden icraata dönüşüp kartlar yeniden dağıtıldığında, genel olarak kadına ve özel olarak da aydınlanmanın peşinde koşan kadına düşen, kocaman bir sıfır oldu.

 

Aydınlanmanın bir numaralı ülkesi olan Fransa’da bile, kadınlar seçme seçilme hakkını 1944 yılında elde edebildiler. Sadece seksen yıl önce.

 

***

Ülkemize gelecek olursak…

 

Osmanlı’nın aydın kadınları var kuşkusuz ama hepsi elit ailelerin çocukları.

 

Biyografik roman karakterlerimden Celile Hanım, Suat Derviş ve Afife Jale bunlara örnek. Üçü de paşa torunu ya da paşa çocuğu.

 

Osmanlı’nın öteki ünlü aydın kadın karakterleri de öyle.

 

Fatma Aliye Hanım mesela, ünlü devlet adamı Ahmed Cevdet Paşa’nın kızı.

 

Öte yandan, 19. Yüzyılda hem dünyada hem Osmanlı’da önemli değişiklikler oluyor.

 

Gazete, dergi ve kitap dünyası gelişiyor, haberleşme imkânları artıyor, insanlar bir yerden ötekine daha kolay ulaşabiliyor.

 

Bu gelişmeler erkeklerin olduğu gibi, kadınların dünyasını da değiştiriyor.

 

Böyle de olsa, bu imkânlardan yararlananlar daha çok erkekler.

 

Dolayısıyla, yüzlerce erkek aydına karşılık, kadınlar içlerinden bir ya da iki aydın çıkartabiliyorlar.

 

***

Benim kahramanlarım işte bu yüzde bire, ikiye girebilenler.

 

İsterseniz, önce gelin doğum tarihlerine bir göz atalım.

 

Celile Hanım 1880’de doğmuş.

Afife Jale’nin doğum tarihi 1902.

Suat Derviş’inki 1903.

Cahide Sonku ise 1919 doğumlu.

 

Doğum tarihleri çok önemli.

 

Hani bir laf var ya “Coğrafyan kaderindir!” diye, çok doğru.

 

Bunu “Doğduğun ev kaderindir!” diye kullananlar da var, bu da doğru.

 

Bu laflara bir yenisini ekliyorum: Doğum tarihin kaderindir!

 

Bana sorulacak olursa, ülkemizde, 1980’den sonra doğanlar, özellikle de eğitim açısından, 1930’lu 40’lı, 50’li yıllarda doğanlardan çok daha şanssız.

 

Uzun uzun nedenlerine, nasıllarına girip kafanızı şişirmek istemiyorum ama şunu söylemem lazım: 50’li yıllarda doğanların aldıkları lise, hatta orta okul eğitimini, ne yazık ki bugün üniversiteliler alamıyor.

 

***

Celile Hanım’ın Elâ Gözlü Pars ismini verdiğim biyografik romanını yazarken en çok dikkatimi çeken, saray çevresinde yaşayan ailelerin, kız olsun erkek olsun çocuklarını batılı akranları gibi yetiştirildikleri oldu.

 

Celile Hanım mesela birkaç dil biliyor, piyano çalıyor, resim yapıyor. Eğitim için Paris’e, Roma’ya gönderiliyor. Sanat konularında ders aldığı hocalar o dönemin dünya çapında sanatçıları. Resim hocası Fausto Zonaro mesela.

 

Celile Hanım, o dönemde, kendisine branş olarak nü çizmeyi seçiyor. Düşünün 1900’lerin başındayız bir genç hanım, çıplaklığı tuvale dökebiliyor. Resimlerini satın alan sanat düşkünlerine “Bu resimleri yatak odanıza değil, salonunuza asın lütfen!” diyor. Sözleri, sanatta çıplaklığı mesele yapanlara atılmış bir tokat gibi. Hem de 1900’lerin başlarında. Yüz yıl kadar önce!

 

Ama nerede oluyor bu? Sarayın çevresinde!

 

Bu arada, Osmanlı’nın aynı döneminde, yüzlerce ünlü erkek ressamın olduğunu söylemeden geçmeyeyim. Celile Hanım, birkaç kadın ressamdan biri.

 

Celile Hanım’ın bir önemli yanı da dönemin ünlü şairlerinden Yahya Kemal’le birlikte olmak için kocasından ayrılmış olması.

 

O dönemde bu davranışı gösterebilecek kaç kadın vardı acaba?

 

Bu dönemde kaç kadın var?

 

Bunun karşılığını nasıl görüyor biliyor musunuz bu sıra dışı kadın?

 

Anlatayım:

 

Yahya Kemal, Celile Hanım’la evlenmelerine yakın, kapısını çaldığında arkadaşı Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na “Kadri” diyor, “ben bu kadınla evlenirsem dillere düşmez miyim?”

 

Yakup Kadri’nin bu soruya ne cevap verdiğini bilmiyoruz.

 

Yahya Kemal, ayaklarının ucuna basarak uzaklaşıyor Celile Hanım’dan. Kendisi için eşini terk etmiş cesur kadını yarı yolda bırakıyor.

 

Çok üzülse de yıkılmıyor Celile Hanım. Çünkü eğitimli, kuvvetli bir kadın. Özgüveni tam ve pek çok konuda donanımlı.

 

Demiştik ya “evimiz kaderimizdir” diye, Celile Hanım açısından durum tam böyle.

 

Gördüğü eğitim sayesinde Fransa’da ya da İngiltere’de bir sarayı çekip çevirecek kadar bilgili, görgülü bir kadın. Entelektüel düzeyi bu ülkelerin en önemli aydınlarıyla boy ölçüşecek kadar yüksek. Ve tabi dirayetli.

 

Şimdi gelin Celile Hanım’ın ne kadar güçlü bir kadın olduğunu anlayabilmek için, Ela Gözlü Pars: Celile’den kısa bir bölüm okuyalım:

 

Celile, Üsküdar Mihrimah Sultan Camii’nin arkasında Kur­şunlu Medrese Sokağı’nda bulunan konakta kayınpederi tarafın­dan kendisine resim yapmak üzere tahsis edilmiş bölümde çalışır­ken, pencereden şüphe uyandıran bir hareketliliğe tanık olmuş, dikkatle baktığında, hafiye kılıklı birkaç kişinin konağı birbirle­rine göstererek konuştuklarını görmüş, zihninde bazı sorular be­lirmişti.

 

Yoksa, konağa yönelik bir baskın mı gerçekleşecekti? Ve tabii, neyin peşindeydi bu adamlar?

 

Celile’nin canı alabildiğine sıkılmıştı!

 

Evde, aklına gelenleri paylaşabileceği ne eşi ne de kayınpederi vardı.

Çabuk karar vermeliydi. Vakit kaybetmemek için, aklına ilk geleni yaptı.

 

Süratle kayınpederinin odasına koştu, tehlike arz edecek birkaç dokümanın yanı sıra çalışma masasının üzerinde duran Vatan Kasidesi’ni de alıp koynuna soktu. Çalışma masasının çekmecesinden bulunan tabancayı kaptı, kendi yatak odasına gitti.

 

Derhal üzerindeki kıyafetleri çıkartıp geceliğini giydi, do­kümanları yatağının, tabancayı da yastığının altına yerleştirdi, gözü kapıda beklemeye başladı.

 

Tam da beklediği gibi oldu. Evi basan hafiyeler her yeri didik didik aradı, bu süre zarfında Celile yatağından çıkmadı, koşuşturmaları, konuşmaları dinledi.

 

Adamlar kendi odasına da girmek isteyince Celile elinde ta­bancayla yataktan fırladı, avazı çıktığı kadar “bir Müslüman kadının odasının bu şekilde basılmasının ahlaksızlıktır” diye haykırdı.

 

Güzel kadın bununla da yetinmedi, tabancayı hafiyelerin başlarının bir karış üstüne doğru ateşledi.

 

Ve feryad etti.

 

“Bir adım daha atarsanız, hepinizi öldürürüm!”

 

Ela gözlerinden ateş fışkıran kadının ciddi olduğunu kavrayan hafiyeler süt dökmüş kedi gibi geri çekilip, konaktan elleri boş ayrıldılar.

 

Evet, işte böyle!

 

Nazım Hikmet’i Nazım Hikmet yapan, işte böyle bir anne ve içine doğduğu ortam.

 

***

Az önce doğum tarihlerini söylemiştim. Suat Derviş ve Afife Jale neredeyse aynı yaştalar.

 

Çocukluklarından itibaren biri tiyatroya, öteki yazmaya sevdalı.

 

Afife’nin gelişimini Paşa dedesi, Suat’ın gelişimini ise Paşa babası sağlıyor.

 

***

Afife’den söz edeyim önce.

 

Onunla ilgili yazdığım romanın ismi “Nefesi Tutku Olan Kadın”.

 

Bence, tutkusu olmayanlardan ne aydın ne de sıra dışı kimse çıkar.

 

Okuyanlar biliyor, tiyatro delisi bir İstanbul beyefendisi olan Doktor Sait Paşa’nın torunu Afife.  Büyükbabasının etkisiyle, bütün oyunları dört- beş yaşındayken ezberliyor. Tiyatronun ne olduğunu ve ne olmadığını dedesinden öğreniyor. Küçük yaşlarda, dedesiyle birlikte, İstanbul’da sahneye konan bütün oyunları seyrediyor.

 

Afife marifetlerini, konağın bir köşesinde, kendisi için kurulan sahnede, çocukluk yıllarında göstermeye başlıyor.

 

Tiyatronun küçük Afife için “tutku” haline dönüşme serüveni böyle başlıyor.

 

Ama Osmanlı’da sahne, Müslüman hanımlara kapalı. Sadece Müslüman olmayan kadınlar sahneye çıkabiliyor.

 

Öyleyse büyük bir devrim yapmak zorunda küçük Afife.

 

Müslüman kadınlara dair yasa maddesini bilse de Darülfünun’un açtığı sınava giriyor ve kazanıyor.

 

Babası alabildiğine mutaassıp bir adam. Çok ama çok kızıyor Afife’nin sınavı kazanmış olmasına.

 

Afife’nin önünde iki yol var: Ya geriye çekilecek ya da ileriye gidecek.

 

Hangi yolu seçtiğini söylemeden önce, aydın bir kadın olarak, Afife’nin başına gelen büyük felakete dikkat çekmem lazım.

 

Babasının ve polisin üzerinde kurduğu baskı, Afife’de migrene yol açıyor. Baş ağrıları baş edilemez hale geliyor.

 

Annesi ve dadısı doktor doktor dolaştırıyorlar Afife’yi. Bir doktor tarafından morfine alıştırılıyor.  İyi olsun diye değil, bedeninden istifade edebilmek için.

 

Sonraki yıllarda Afife bir morfinman olacak, deliler gibi sevdiği sanatını icra edemez hale gelecektir.

 

Aydın kadının dramına dair feci bir örnektir Afife’ninki.

 

Şimdi az önce bıraktığımız yere geri dönelim ve Afife’nin, babasının baskılarına karşı başkaldırış öyküsünü, yazdığım romandan dinleyelim. Bakın ne yapıyor on yedi yaşındaki Afife, babasının baskılarına karşı:

 

Babası annesine “Bu işi derhal hallet. Kızını eve sok, bir daha da çıkartma. Ne okul ne başka bir şey! Ya da beni katil etmeden ikinizde evimden defolup, gidin!” demiş, kapıyı çarpıp çıkmıştı.

 

Medhiye Hanım ve Afife, bu kadar net bir yol ayrımındaydılar.

 

“Ne yaptın kızım sen?” diye soruyor ve “Paşa deden de yok ki artık başımızda, ondan yardım isteyim” diyor başka bir şey demiyordu kadıncağız.

 

Afife tam da o anda ne büyük bir felaketle karşı karşıya olduğunu fark etti.

 

Babasını tanıyordu ve tiyatrocu olmasına ne büyük bir tepki verebileceğini tahmin etmişti ama meseleyi bu boyuta taşıyabileceğine katiyetle ihtimal vermemişti.

 

İki şık koymuştu muhafazakâr adam önlerine: Birincisi Afife eve kapanacak ve evlenene kadar bir daha sokağa çıkmayacak, ikincisi anne kız, Hidayet Bey’in tabiriyle, evden defolup gideceklerdi!

 

Medhiye Hanım birkaç saat düşündükten sonra kızına “Babanın kabul edeceğini zannetmiyorum ama ona tiyatroyu bırakıp okuluna devam edeceğini söyleyeceğim” dedi.

 

“Asla!” diye cevapladı Afife annesini ve “Ölürüm de tiyatroyu bırakmam!” diye sürdürdü sözlerini.”

 

2024’ten 1919’u çıkarttığımızda, 105 kalır.

 

Afife’nin bu sözleri ettiği tarihin üzerinden 105 yıl geçti.

 

Bugün, biz burada ondan söz ediyoruz.

 

***

Yine1900’lerin başlarındayız…

 

Bu dönemin aydın kadınlarının bir ayakları Osmanlı’da, öteki ayakları Genç Cumhuriyet’te.

 

Peki ne oluyor onların genç birer aydın ve kadın oldukları bu geçiş döneminde?

 

Osmanlı İmparatorluğu yıkılıyor ve yerine Türkiye Cumhuriyeti kuruluyor.

 

Şimdi böyle, tarih kitaplarından alıntı yapar gibi söylediğimde, eminim sanki dünyanın en normal işinden söz ediyormuşum gibi gelmiştir.

 

Ama öyle değil!

 

Okuyucular bazen “Tarih anlatıyorsun ama bize hiç de tarih kitabı okuyormuşuz gibi gelmiyor!” diyor.

 

Evet öyle.

 

Çünkü, mesleği tarih olan tarih anlatıcılarının yazdıklarını hiç mi hiç sevmiyorum. Duygusuz, ruhsuz, insanlıktan uzak buluyorum. Tarih kitabı mı okuyorsunuz diş mi çektiriyorsunuz belli değil.

 

Belki roman yazıyor olmak işimi kolaylaştırıyor ama emin olun, pür tarih metinleri yazıyor da olsaydım, tarihçilerin yazdığı gibi yazmazdım. 

 

Tarafımın, rengimin, üzüntümün, kızgınlığımın, sevincimin ve daha bir dolu ruh halimin okuyucuya geçmesi için çaba gösterirdim.

 

Adını İpek Sabahlık koyduğum kitabımdan bu konuda size bir örnek vereceğim ama müsaadenizle, önce Suat’a dair ve bence çok önemli bir dramdan söz etmek istiyorum.

 

Suat, bir aydın kadın olarak o kadar fazla koştu ki muhtelif işlerin peşinden, anne olmaya ancak kırk yaşında karar verebildi.

 

Aydın olmayan kadınlar üçer, beşer doğururlarken, Suat halkına adadığı hayatından kendisi için bir kaçamak yapamadı. Bir tür, işlerinden çalmak gibi gördü çocuk doğurmayı. Anne olmaya kırk yaşında karar vermesinin nedeni tam olarak buydu.

 

Hamilelik sürecini de haliyle rahat geçiremedi. Çünkü eşi Türkiye Komünist Partisi’nin genel sekreterliğini sürdürüyor, bu nedenle de polis tarafından aranıyordu. Reşat Fuat ve Suat, hamilelik döneminde kaçak göçek görüşebiliyor, dertleşebiliyorlardı.

 

Bu arada, Suat, partinin yayın organı olarak çıkarttığı Yeni Edebiyat dergisi için çalışmaya devam ediyordu. Hamile olmasına karşın, bu görevini hiç aksatmıyordu.

 

Bütün bu baskılar altında girdiği doğum başarısızlıkla sonuçlandı. Yaşatabilseydi, bir oğlu olacaktı.

 

Başarısız doğum sonrasında başını okşayan eşi Reşat Fuat Baraner’e “Özür dilerim”dilerim “Oğlumuzu doğuramadım” dedi Suat.

 

Şimdi gelin az önce sözünü ettiğim, İpek Sabahlık isimli kitabımdan, Suat Derviş’in nasıl bir kadın olduğunu okuyalım:

 

ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombaları sonucunda, yaklaşık yetmiş bin kişinin hayatını kaybettiğinden söz ediyordu radyo.

 

Yetmiş bin ölü insan!

 

Nasıl bir rakamdı bu böyle?

 

Suat, yeni yapılan sayımda, İstanbul’un nüfusunun sekiz yüz atmış bin çıktığını biliyordu. Karşılaştırdığında, aklı almıyordu Nagazaki ve Hiroşima’da ölen insan sayısına.

 

Almanca ve Fransızca yayın yapan radyo istasyonlarını da dinledi. Az önce aldığı haber, inanılmazsa da doğruydu.

 

Gazeteciler felaketi Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Harry Truman’a doğrulatmıştı.

 

ABD’li yetkililer kendilerini “26 Temmuz 1945’te Potsdam’da alınan kararla Japonya’yı teslim olmaya çağırdıklarını, Japonya Başbakanı Kantaro Suzuki’nin bu isteği reddettiğini, bunun üzerine Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atıldığını” söyleyerek savunuyorlardı.

 

Enola Gay isimli bombardıman uçağından Hiroşima’ya atılan bombanın adı sanki alay eder gibi Little Boy yani Küçük Oğlan konulmuştu.

 

“Küçük oğlan kere adınız batsın, boyunuz devrilsin!” diye haykırdı Suat.

 

Evet, işte böyle. Ölenler insan! Kadın, çocuk, yaşlı...

 

Köylerde, kentlerde kalmışlar. Savaşmayla filan işleri yok. Hayatlarını idame ettirmeye çalışıyorlar.

 

Herkes biliyor, savaşmayla işi olanlar cephede!

 

İnsanlık için bu kadar duyarlı bir insan olan Suat, peki kendi ülkesinin yöneticilerince neden sevilmiyor dersiniz?

 

Çünkü doğruların peşinde!

 

Gerçekleri yazdığı, söylediği için, üzerinde muazzam bir baskı var.

 

Gazeteler yazılarını basmıyor, romanları klasörlerde tozlanıyor. 

 

Ama bugün öyle mi?

 

Bakın, biz bugün burada Suat’tan söz ediyoruz.

 

Suat Derviş’in kitapları, bugün en çok satanlar listelerinde en üst sıralarda.

 

***

Evet, geçelim dördüncü kahramanımız Cahide’ye.

 

Genç Cumhuriyet’in aydın kadına verdiği önemin tipik örneğidir Cahide Sonku.

 

Kızıl Çengi’de, Cahide’yi derinlemesine tartıştım.

 

Çünkü, sadece Cahide örneğinden hareket ederek bile, geçen yüz yılımızda sanat ve sanatçıya değer verilen ya da üzerinde tepinilen dönemleri rahatlıkla görebilir, hissedebiliriz.

 

Aynı şekilde, sade Cahide’den hareketle bile “kadın meselesi”ni ve “aydın kadın meselesi”ni tartışabiliriz.

 

Cahide, yaptığı iş itibarıyla aydın çevrelere aitmiş gibi görünse de öteki örneklerimizden farklı olarak çok parlak bir eğitime sahip değil.

 

Paşa torunu olmasına rağmen, ailesinin başından geçen birçok tatsız olay nedeniyle, Cahide daha on beş yaşına gelmeden para kazanmaya başlamak zorunda kalıyor. 

 

Bir başka deyişle, Cahide’nin eğitime ayıracak ya da kendisini eğitmeye odaklanacak hali de vakti de yok.

 

Bir başka çaresizliğiyse, ona yol yordam gösterecek bir ailesinin olmaması.

 

Paşa dedesi ve annesini çocuk yaşta kaybediyor. Babası, ayaklarının ucuna basarak çoktan uzaklaşmış, kendisine başka bir hayat kurmuş vaziyette. Yeni eşinden olan çocuklarıyla ilgileniyor. Afife’yi aklından çıkartmış durumda.

 

Son derece sıra dışı bir yaratılışa sahip Cahide. Öncelikle çok güzel. Hem güzel bir yüze hem de güzel bir vücuda sahip. Ayrıca, inanılmaz derecede zeki ve kabiliyetli.

 

Bu özellikleri onu daha on sekiz yaşına gelmeden on beş milyonun yani bütün Türkiye’nin Cahide’si haline getirecektir. Sonra yirmi, yirmi beş, otuz milyon nüfusa ulaşıldığında da bu durum değişmeyecektir.

 

Cahide, Türkiye’nin tartışmasız ilk primadonnasıdır.

 

Göz kamaştıran güzelliği, baş döndüren hayatı ve imza attığı başarıları, aynı dönemde yaşadığı Amerikalı ve Avrupalı meslektaşlarına taş çıkartacak kadar belirgindir.

 

Tabiatıyla bunu tek başına gerçekleştirmedi Cahide.

 

Osmanlı’nın kadınlara taktığı prangalardan Cumhuriyet sayesinde kurtulmuş olmak, Cahide’nin ve başka birçok kadınımızın yükselişinde en önemli anahtardır.

 

Çiçeği burnunda Türkiye Cumhuriyeti, kendisine rota olarak batılılaşmayı, modern hayat tarzını seçmiş durumdadır.

 

Ülkeyi yönetenlerin Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde, çağdaş bir ülke yaratmak için ne gerekiyorsa yaptıkları bir dönemden söz ediyorum.

 

Tiyatro, opera, bale, sinema, üniversiteler, bilim ve öteki bütün alanlar, Türk kadınını çağırıyor.

 

Daha önce dinsel nedenlerle uzak tutuldukları sahne, kadınlar için Cumhuriyet’le birlikte sonuna kadar açılıyor.

 

Cahide Sonku, tiyatro ve bale ile ilgili girdiği sınavları kazanıyor ve hayatının şansını yakalıyor, Muhsin Ertuğrul’un öğrencisi oluyor.

 

Cahide’deki güzellik, zekâ ve kabiliyet Muhsin Bey’i cezbediyor.

 

Muhsin Bey, çocuk yaşındaki öğrencisine, zaman içinde, mesleğin bütün inceliklerini öğretecektir…

 

Muhsin Bey’le ilişkisi öğrenci-hoca düzeyinde süredursun, Cahide annesini kaybedecektir.

 

Genç, güzel bir kadınsanız, sahnedeyseniz, üstelik yalnızsanız, bütün ilgiler üzerinizde olacak demektir.

 

İlk evliliğini o dönemde tiyatronun en yakışıklı adamı olan Talât Artemel ile yapıyor Cahide.

 

Genç Talât, Cahide’yle evlendikten sonra da sürdürüyor uçarılıklarını. Her geceyi başka bir kadının kucağında nihayetlendirmeye devam ediyor.

 

Cahide, kendisine böyle davranılmasını affetmeyecek, çok geçmeden eşi Talât’ı kapının önüne koyacaktır.

 

Talât’tan ayrıldıktan sonra, kendisine Marcel adını yakıştırmış olan Parseh Gevrekyan’la arkadaş oluyor Cahide.  

 

Türkiye’nin en zengin iş adamlarından Marcel, Cahide’ye bir süs bebeği gibi yaklaşıyor.

 

Bir sürü nedenle Marcel ile Cahide’nin ilişkisi uzun sürmüyor.

 

Güzel, genç ve üstelik çok ünlü Cahide, ikinci evliğini yine çok zengin bir iş insanıyla, İhsan Doruk’la yapıyor.

 

Üstelik, iki kez evleniyor İhsan Beyle.

 

Tek çocuğunun babası da İhsan Doruk oluyor.

 

Şimdi, isterseniz burada biraz duralım ve Cahide Sonku’yu daha iyi tanımak için Kızıl Çengi isimli romandan bir pasaj okuyalım:

 

Cahide’nin başrol oynadığı ve yapımcılığını üstlendiği Vatan ve Namık Kemal isimli filmin gala gecesindeydiler.

 

Cahide’nin parıldayan elbisesi ve ayakkabıları haliyle Paris’tendi. Tartışmasız, gecenin en güzel ve göz alıcı kadını olmuştu yine.

 

Cahide ve İhsan Bey, Amerikalı ünlü yıldız Virginia Bruce ile eşi armatör Ali İpar’a özel ilgi gösterdiler.

 

İstanbul’un bir numaralı ismi minimini valimiz Fahrettin Kerim Gökay da gala gecesini şereflendirdi.

 

Yenildi, içildi ve sıra Vatan ve Namık Kemal’i seyretmeye geldi.

 

Film bittiğinde salon alkıştan yıkılıyordu.

 

Cahide elindeki şansı çok iyi değerlendirmişti. Filme yüz otuz beş bin lira, gala gecesine ise beş bin lira harcamıştı. Çok büyük bir paraydı bu ama geri dönüşü de bir o kadar büyük olacaktı.

 

Galanın ertesi günü vizyona giren Vatan ve Namık Kemal hem İstanbul’da hem öteki büyükşehirlerde ve hatta taşrada aylarca kapalı gişe oynayacak, inanılmaz hasılat yapacaktı.

 

İşte bu kadar mesleğinin zirvesinde o günlerde Cahide.

 

Buna karşılık, eşi İhsan Bey’in yaklaşımı da ilk eşi Talât ve sevgilisi Marcel’den farklı değil.

 

Bu arada eşini kaybeden hocası Muhsin Ertuğrul’dan da bir evlilik teklifi alıyor ünlü sanatçı.

 

“Bir insandan hem hoca hem koca olmaz” diyerek geri çeviriyor Muhsin Bey’i.

 

Zaman hızlı akıyor…

 

Eşlerini ve sevgililerini geride bırakmış olsa da yaşadığı hayat Cahide’nin alkolik olmasına yol açmıştır bir kere.

 

Çivi çiviyi söker dercesine, bu kez de kendisi gibi alkolik olan tiyatro oyuncusu Cahit Irgat’la evlenecektir.

 

Verdiği karar dibe batışını hızlandıracak, önce servetinden sonra sahneden uzaklaşmak zorunda kalacaktır.

 

Cahide’nin tabutuna son çiviyi çakan yine bir erkek, üstelik bir tiyatrocu olacaktır.

 

Türkiye’nin çağdaşlaşma çabasını geri döndürmeye azimli Adalet Partisi’nin iktidar olduğu yıllardır…

 

İstanbul Şehir Tiyatroları’nın genel sanat yönetmenliğine Vasfi Rıza Zobu’yu getirilmiştir…

 

Zobu, Cahide’nin Belediye’den aldığı üç kuruş maaşı çok görecek ve göreve yeni atanan Belediye Başkanı’nın önüne şu dilekçeyi koyacaktır:

 

“Tiyatromuz kadrolu elemanlarından Cahide Sonku’nun son zamanlardaki yaşantısı tiyatro haysiyet ve vakarı ile bağdaşmadığından vazifesine son verilmesine İdare Heyeti’mizce karar verilmiştir. Tensibinize arz ederiz.”

 

Neyse ki bu istek dönemin belediye başkanı tarafından reddedilecektir.

 

Çünkü, Beyoğlu’nun izbelerinde geçen sefalet günlerinde, bu para, Cahide’ye can suyu olacaktır.

 

***

Romanlarıma konu edindiğim dört kadın karakterden hareketle, bugün size burada, dilim döndüğünce “aydın kadın olmanın zorluklarını” anlatmaya çalıştım.

 

Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ederim. 

 

 

 

 

 

 

28 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comentarios


31 MART
1 NİSAN
bottom of page