Bir kitap üzerine düşünceler: YEŞİL MÜREKKEP



Bora KUTLUHAN / 30 Ocak 2021 - Foça


Edebiyatımızın ünlü yazarlarından ve yaşamı acı bir olay ile son bulmuş olan Sabahattin Ali’nin yaşam hikayesini anlatan Osman Balcıgil’in Yeşil Mürekkep kitabını yeni bitirdim. (Bu arada Sabahattin Ali’nin “Kuyucaklı Yusuf” ve “Kürk Mantolu Madonna” romanlarını da tamamladım)


Bu kitaptan önce Balcıgil’in “Ela Gözlü Pars; Celile” adlı Romanını okumuştum. Büyük şair Nazım Hikmet’in annesi Celile hanımı anlatan bu kitap aynı zamanda Osmanlı’nın son dönemlerini ve Nazım’ın öğrenimi ve şiire başlayışına ait çok ilginç ve değerli bilgiler veriyordu.


Osman Balcıgil’i ilk defa bu iki kitabı ile tanıdım. Öncelikle şunu söylemeliyim ki her iki kitap da okunması ve anlaşılması çok kolay, en baba paragrafı dört satır olan, hani su gibi akan/okunan derler ya o minvalde kitaplardı.



Hiç sıkılmıyorsunuz. Orhan Pamuk’un, sonuna geldiğinizde “başında ne diyordu?” diye sorduğunuz cümlelerden hiç yoktu. Dip notları ile bugünün gençlerinin yabancı olabilecekleri deyim, olay, kişiler hakkında açıklamalara da yer verilmiş. Anlatılanlar gerçek olaylara dayandırıldığından bir romandan ziyade anı tadında bir kitap okumuş oluyorsunuz.


Kitaptan Edindiğim İzlenimler

Bu tür kitapları okuduğunuz zaman, kitabın kahramanı ve yaşanan dönem ile ilgili bazı sonuçlara varıyorsunuz ister istemez.

Aşağıda aktardığım notlar “Yeşil Mürekkep” adlı bu kitaptan alınan bilgilerdir. Bazı bölümler “aynen” alınmıştır.


Sabahattin Ali 1907 yılında Edirne / Eğridere’de dünyaya gelmiş. İlkokulu 1911-21 yılları arasında yaşadıkları Edremit’te bitirmiş. Öğretmen diplomasını 21 Ağustos 1927’de İstanbul’da almış. 1928-30 yılları arasında ise devlet tarafından gönderildiği Almanya’da bulunmuş.

Önce Sabahattin Ali hakkında edindiğim intiba ile başlayayım. Kişilik olarak aşırı duygusal, romantik, etki altında çabucak kalabilen, birazda şıpsevdi yapıya sahip birisi. Özellikle Almanya’da kaldığı 1928-30 yılları arasında okuduğu kitapların etkisinde kalmış Bolşeviklik rüzgarı daha çok entelektüel kesimde rağbet görmesinin de etkisi ile sosyalizme fikren kendini yatkın görmüş olması çok muhtemeldir.


O yaşlarda Sol görüşlü olmak nerdeyse eşyanın tabiatındandır diyebiliriz. Kendimden örnek verecek olursam 17-18 yaşlarımızda, yani Türkiye’nin 1965-66 yıllarında bizlerde Sol görüşlü gençlerdik. Haksızlıklara baş kaldırmak, tam bağımsızlık, emperyalizme karşı olmak, olmazsa olmazlarımızdı.


Sabahattin Ali de Sosyalizmin rüzgarlarının yeni esmeye başladığı o yıllarda, etkisinde kalmış olması doğal görülebilir.

Ama şurası gerçek ki Sabahattin Ali hiçbir zaman bir “Komünist” olmamış ve bir örgütün içinde bulunmamış.

Ancak yazdığı eserleri şiirleri, o günün küçük sosyal ortamlarında yaptığı konuşmalar, “genç (hatta bebek denebilir) Cumhuriyet’e yönelik eleştiri” ağırlıklıydı.

O günlerin hassasiyetini kitabın yazarı Osman Balcıgil şöyle betimliyor: “....O tarihlerde Türkiye çok kritik bir dönemeci geride bırakmak için çaba gösteren bir ülkeydi ve herkes bilir ki geçiş dönemleri hiç de kolay yaşanıp bitmez.

....Herkesin her gün yeniden farkına vardığı gibi imparatorluk yanmış, küllerinden çiçeği burnunda yeni bir Türk devleti doğmuştu....

....Çok büyük fedakarlıkların ve muhteşem bir çabanın ürünü olan genç Türkiye Cumhuriyeti, Mudanya ve Lozan’da imza attığı antlaşmalarla, harici düşmanlarla mücadelesin, büyük ölçüde tamamlamıştı.

..... Tarihe altın harflerle kaydedilen büyük Kurtuluş Savaşı sonrasında, Anadolu halkıyla boğazlaşamayacağını anlayan İngilizler, tası tarağı kısa zamanda İstanbul’dan ve Trakya’dan da toplamış arkalarına bile bakmadan çekip gitmişlerdi.

.....Ülkeyi yönetenler, aradan henüz on yıl bile geçmediği için olsa gerek, iç düşmanlarla. Bir başka deyişle “dahili bedhahlarla” hesaplarını henüz görmüş gibi hissetmiyorlardı. ..... Sadece Menemen Olayı bile yeni devlete düşman olanların kör testere elde beklediklerinin bir göstergesi olarak değerlendirmeliydi.” .....Buna karşılık, Türkiye Cumhuriyetini kuran kadro da kendi çizdiği siyasal çizgiyi ve sosyal düzen projesini bir milimetre bile saptırmadın uygulamak niyetinde, hatta azmindeydi.

..... Bunu, yeri geldiğinde göstermekten imtina etmiyor, emsal teşkil etsin diye, Cumhuriyet aleyhine sarf edilen her sesi, her nefesi olabildiğince yüksek perdeden bastırıyordu.


..... 1920 yılında kurulan, kapatılan ve tekrar kurulan İstiklal Mahkemeleri, kurucu önderlerin, tamamlamak zorunda oldukları işe sıfır tolerans ile kilitlendiklerinin en önemli göstergesiydi.

..... O yıl, yani Cumhuriyetin kuruluşundan yedi sene sonra gerçekleşen Menemen Olayına verilen cevabın şiddeti, bu düşüncenin yumuşamaksızın sürdüğünün bir göstergesi olarak değerlendirilmeliydi. ..... Bir başka deyişle, Türkiye Cumhuriyetini kuran ve yönetmekte olan önderler, kendilerini halihazırda birer devrimci ve yönetimlerini de “devrim hükümeti” olarak görüyor, aleyhte gelişen her davranışı “karşı devrimci” olarak değerlendiriyordu.

.....Yönetim erkini elde bulunduranlar açısından bakıldığında olup bitenler kuşkusuz çok anlaşılırdı.

.....Hükümetin kimi uygulamalarını benimsemeyenler açısından ise genç Türkiye Cumhuriyeti, antidemokratik (sanki demokratik bir yönetimden devralınmışta e.n.) infaz kurumlarıyla donatılmış diktatörlükten başka bir şey değildi.

.....Sadece on yıl önce vazgeçilen şeriatı, yani dini hukuk sistemini geri döndürmek isteyenler değildi yeni yönetim tarzına diş bileyenler.

....Kuzeyde giderek serpilmekte olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğini doğru yönetim modeli olarak görenler de içinde yaşadıkları ülkenin haldeki durumunu hiç mi hiç beğenmiyorlardı, baskıcı buluyorlardı. (! O kuzeydeki rejimde de halk kuşlar gibi özgürdü diyemeyiz? e.n.)” (Yeşil Mürekkep Syf. 68-69)


Nitekim bilindiği gibi 23 Aralık 1930 tarihinde İzmir/Menemen’de şeriat isteyen bir grup ayaklandı. Askerliğini bölgede yedek subay olarak yapmakta olan Öğretmen Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay’ı şehit ettiler. Olay sonrası kurulan İstiklal Mahkemesi kararı ile elebaşları da dahil olmak üzere 37 kişi idam edildi.

Yani böyle günlerden geçiyordu genç Türkiye Cumhuriyeti.


Yazarın ilk yazılarına 1925/26 yıllarında Balıkesir’de başladığını, 1930 lu yıllarda öykülerini yayınladığını, ve ilk romanı Kuyucaklı Yusuf’u 1937 de basıldığını biliyoruz. Bu arada Kuyucaklı Yusuf, yazarın 1932 senesinde Konya’da öğretmenlik yaptığı zamanlarda bir gazetede tefrika olarak yayınlanıyordu.


Tüm bu yılların özelliği, Türkiye gerçeği bir “Ulus’un yeniden yaratılması” ile ilgiliydi. Müthiş bir devrim ve değişim yaşanıyordu. Bu değişimin kazaya uğramaması, 600 yıl ve özellikle son 200 yıl dünyadaki gelişmelerden uzak yaşamış bir Ulus’u (O dönemde “Ulus” bile değil teba) çağdaşlaşma yolunda ivme kazandırılmaya gayret ediliyordu.

Bir benzeri ve fakat iktisadi ve sosyal olarak tamamen farklı bir başka devrim kuzey komşumuz olan Rusya’da yaşanmaktaydı. Bir farkla ki, onlar ülkelerini emperyalistlere kaybedip yeniden kazanmış değillerdi, aksine devrimden bir basamak önce emperyalistler ile işbirliği içindeydiler.

İşte bu Rusya’ya da özenen “aydınlarımız” maalesef vardı.

Bu genel geçerli durum çerçevesinde Sabahattin Ali, Aydın’daki öğretmenliği sırasında baya bir sosyalist kimliğe sahip olmuştu. Mahkeme ile ilk tanışması da orada oldu. Aydın Erkek Lisesinde “komünizm propagandası yapmak” suçundan Aydın Ceza Evinde üç ay tutuklu kaldı ve beraat etti. Kuyucaklı Yusuf’un hikayesini de bu tutukluluğu sırasında bizzat olayı yaşayan tarafından Aydın Cezaevinde öğrenmişti.

1931-32 öğretim yılında Konya’ya Almanca Öğretmeni olarak atandı. Kuyucaklı Yusuf’u da burada yazmaya başladı. Tefrika olarak sahibi Cemal Kutay olan Yeni Anadolu gazetesinde yayımlanacaktı.


Tefrika’nın yayınlanmaya başlamasıyla Gazetenin tirajı bir hayli artmıştı. Bir süre sonra Cemal bey Sabahattin Ali’ye ödemeleri geciktirmeye başladı. SA ilk ön ödeme olmazsa yazıları göndermeyeceğini söylemesine rağmen ödeme yapılmayınca yazıları kesti. Cemal bey bu olaya küplere bindi.


1932-33 ders yılı başladığı günlerde okula gittiği bir gün (26 Aralık 1932) Polis tarafından gelinip okuldan alındı ve Emniyet Müdürlüğüne götürüldü. Suçu Atatürk’e hakaretti ve de tanıklar Yeni Anadolu gazetesinin sahibi Cemal Beyin yakınlarıydı. Cemal bey intikamını almıştı. Sabahattin Ali Konya Cezaevini boylamıştı. İlk duruşma 7 Ocak 1933 günü yapıldı ve 12 ay hapis cezasına çarptırıldı. Temyize baş vurdu. 12 aylık ceza 14 aya çıkarıldı. 29 Nisan 1933’de memuriyetten çıkarıldı.


Konya Cezaevinde beş ay kaldı, 12 Mayıs 1933 de Sinop Cezaevine nakledildi. Bu cezaevinde de beş ay on yedi gün kaldıktan sonra 29 Ekim 1933 de Cumhuriyet’in 10ncu Yıl Affından faydalanarak salıverildi, özgürlüğüne kavuştu.

15 Ocak 1934 tarihinde Atatürk’e ithafen “Benim Aşkım” adlı şiirini yazdı. Şiir Varlık Dergisinde yayımlandı.


Dönemin bütün hassasiyetine rağmen Yeşil Mürekkep kitabından 1930-39 yılları arasında Devlet tarafından Nazım Hikmet’e nazaran Sabahattin Ali’ye daha toleranslı davranıldığını izliyoruz. 1934 de Atatürk’e yazdığı şiir sonrasında, bir yıl evvel çıkarıldığı memuriyete tekrar döndürülerek Ankara’da çalışmaya başladı. Vekalette çeviri işleri yapıyordu. 16 Mayıs 1935’de Aliye hanım ile evlendi. Kuyucaklı Yusuf Romanı Tan Gazetesinde 9 Kasım 1936’da yayımlanmaya başlanmış, 21 Ocak 1937 de tamamlanmıştı. Roman, Kitap olarak da yayınlandı.

“Tan Gazetesi, 1935 yılında Atatürk’ün talimatı ve İş Bankasından sağlanan sermaye ile yayına başladı. İlk Genel yayın Yönetmeni Ali Naci Karacan idi. Daha sonra Ahmet Emin Yalman oldu.”

Haziran 1937 de “Kuyucaklı Yusuf”’un toplatıldığı haberi geldi. Gerekçe “Halkı aile hayatından ve askerlikten soğutmak” idi. Mahkeme 7 Ekim 1937 de İstanbul’da görülecekti.


Bu olay çok ilginç mesajlar veriyor geçmişten günümüze. Dönem Tek Parti dönemi olmasına rağmen uygulama ibret verici. Mahkeme bu dava için üç kişiyi “bilir kişi” olarak seçti. Bu kişiler, Yazar Reşat Nuri Güntekin, Deniz Harp Akademisinden Kur. Bnb. Munci Ülhan ve İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü hocalarından Doçent Ziyaettin Fahri idi.

Yazar Reşat Nuri Güntekin raporunda, “Türk muharriri netice itibariyle bir rejim meselesi demek olan komünizm bahsinde bile nazariye olarak her istediğini yazarken, Sabahattin Ali’nin herhangi bir müessesemiz bir tenkit romanı yazması hakkı, hiçbir surette tahdit edilemez (sınırlanamaz) fikrindeyim.”

Kurmay Binbaşı Münci Ülhan’ın raporunda; “Eserin mevzuu zamanı gözetilmeksizin şeklen mütalaa olunduğu takdirde askerlik ruhuna aykırı görülmekte ise de eser mevzuu zamanına irca olunca bu mahiyeti kalmamaktadır.”

Felsefe Doçenti Ziyaettin Fahri’nin raporu ise şöyleydi; “Romancı aileyi yıkmıyor. Onu mükemmel görmek istiyor. Vakanın tasvirinde bir acılık varsa da bunun sebebi muharririn değil hepimizin tenkit edeceği bozuk aile hayatımızdı.”

“Romanın askerlik gibi bir vatani vazifeden soğuttuğu davası çürüktür. Bir defa romancının hayalinde mesut ve güzel bir Türkiye yaratmak cehdi (gayreti) vardır.”

Bilir kişi raporları sonucunda Sabahattin Ali bu davadan “beraat” etti.


Bu sonucu 20. Yüzyılın 30 yılları ile 21. Yüzyılın 20’li yıllarını hukuk uygulaması yönünden karşılaştırdığınız zaman ilginç bir durum ortaya çıkıyor. Doksan yıl öncesinde hukukun daha insan haklarına yakın ve çağının ötesinde bir görüntü verdiği görülüyor. O günleri arar duruma geldik.

“Kuyucaklı Yusuf”u okudum. 1903-15 yılları arasında Osmanlı Devletinin son yıllarına rastlayan bir zaman kesitinde Aydın’ın Kuyucak köyünde başlayıp Balıkesir’in Edremit ilçesinde süren ve sona eren bir “trajedi”. O yılların sosyal yapısını çok iyi yansıtan bu roman, ne aileyi ne de askerliği aşağılıyor. Aynen bilirkişi olarak seçilen değerli insanların saptamalarında olduğu gibi, ana karakter olan Yusuf’un şahsında bu değerlerin kıymeti vurgulanıyor. Ama romanda geçen egemen yapının yoksullar üzerindeki hakimiyeti açık olarak ortaya konmakta bu olguya karşı bir baş kaldırma, çaresizlik temaları da Yusuf karakterinde şekillenmektedir. Böyle bir eserin yasaklanması ve toplatılması gerçekten ilginç. Ama Türkiye, bu uygulamayı sadece 30’lu yıllarda değil onu takip eden onlarca yılda da yaşadı. Yasaklanmış kitap, bu kitapları bulunduranların tutuklandığı dönemler oldu.


İstanbul’dan Ankara’ya döndüğünde Sabahattin Ali Devlet Tiyatro’sunda Carl Ebert adlı Alman Yönetmen ile çalışmaya başladı. Dramaturk olarak çalışıyordu. Carl Ebert 30’lu yıllarda

Almanya’da Nazi Partisinin baskısına dayanamayıp kaçan sanat ve bilim insanlarından biriydi. 1939 da “İçimizdeki Şeytan” kitabını yazdı.

Bu arada ikinci Romanı olan Kürk Mantolu Madonna’ya çalışıyordu. 1940-41 de bu romanı tefrika edildi.


Sabahattin Ali’nin sanat yaşamı dönemini ikiye ayırmakta yarar var. Birincisi 1929-1939 arası ve ikincisi 1939-1948 arası.


Birinci dönemi Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında, Cumhuriyetin ve devrimlerin temellerinin sağlamlaştırılması çabalarının yoğunluklu olduğu, öte yandan ekonomik temellerin oluşturulduğu çok zorlu bir dönem. Böyle bir dönemde Sabahattin Ali’ye, her şeye rağmen yönetim tarafından hoşgörü gösterilmiş olduğu görülüyor.


İkinci dönem ise II. Dünya Savaşının başladığı sürdüğü ve etkilerinin bütün dünyada görülmeye başlandığı bir dönem. Aynı zamanda Türkiye’de Atatürk’ün artık olmadığı, “Milli Şef” ve gene tek parti dönemi. Bu dönem belki de dünyanın en çalkantılı olduğu, dengelerin yeniden oluştuğu, özellikle ilk evrelerde Faşizmin yükselişe geçtiği ve Almanya’da iktidar olduğu, ve son evrelerde Komünizmin Sovyetler Birliği yolu ile dünya için bir tehdit oluşturduğu, Dünya’nın savaş sonrasında Yalta Konferansı ile Batı ve Doğu olarak ikiye bölündüğü (paylaşıldığı), Sovyetlerin Almanya’nın yarısı, Polonya, Çekoslavakya (Sonradan Çekya ve Slovakya), Macaristan, Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Belarus ve Baltık ülkelerini yönetimi altına aldığı bir evreye rastlamaktayız. Sonrasında Dünya iki kutuplu bir düzende “Soğuk Savaş” dönemine girmiştir.


Bu yeni siyasi dünya yapısının Türkiye’ye etkileri kaçınılmazdı. Ama en azından II. Dünya Savaşının yıkıcı etkisinden Türkiye’yi sakınan bir politika izlendi. Osman Balcıgil “Yeşil Mürekkep”te bu durumu şöyle açıklıyordu.

“Milli Şef İnönü, savaş yorgunu genç Türkiye Cumhuriyeti’ni bir kez daha savaşa sokmamak için olağanüstü manevralar yapıyor, kim üstünlüğü ele geçirirse mavi boncuğu ona vererek, tek hakimi olarak yönettiği ülkesini savaştan uzak tutmaya çalışıyordu. Bir başka şekilde söylenecek olursa, Milli Şef’in sayesinde şimdilik de olsa Türkiye’de hayat devam ediyordu.”

Öyle de oldu. Churchill in Roosevelt’in tüm ısrarlarına Adana / Yenice İstasyonuna kadar gelmelerine rağmen İnönü ülkeyi savaşa sokmadı. Bir yıkımdan kurtardı. Bir yandan da ülkeyi demokrasiye götürecek yolun taşlarını döşemekle meşguldü. Tek partili dönemden çok partili döneme geçiliyordu.

1944 yılında Türkçülük akımının önderi olan Nihal Atsız ile olan kavgaları sonucunda ortaya çıkan mahkeme sürecinde Türk adliyesi 1946 yılının 2 Nisan’ında, yargılananlara 10 yıla kadar hapis cezaları hükmetmişse de sanıklar 26 Ekim 1945 tarihinde salıverilmişlerdir.

Savaş sonrasında Rusya çok güçlenmiş Türkiye’den talepleri olmaya başlamıştı. Türk Boğazlarının statüsü ve Kars Ardahan’da ki toprak talepleri 1946 yılında ortaya çıkan krizlerdi.

Bu krizli ortamda bir yandan demokratikleşme hareketlerinden olarak 1946 yılında Türkiye’de ilk çok partili seçimler yapılırken, diğer yandan sosyalist ve faşist akımlar ülkeyi kendi görüşleri yönünde bir rejime götürmenin hesapları ve gayretleri içindeydiler.


“Sabahattin Ali, ise fikren bir sosyalist olsa da ve de Marksizmi de çok iyi bilmesine rağmen herhangi bir örgüte mensup değildi. Bu onun yönetme ve yönetilmekten yana olmayan yapısından da kaynaklanıyordu. Çünkü Sabahattin Ali başına buyruk bir maceraperest ve duygusal bir romantik idi. Onda bir davaya adanacak örgüt adamı niteliği yoktu. Onun bu niteliği etrafındaki tüm arkadaşları tarafından da biliniyordu. Sabahattin Ali etrafında oluşan hiçbir örgüte yanaşmıyordu. Onlar da Sabahattin Ali’ye yanaşmıyorlardı. Çünkü kendilerine uygun bulmuyorlardı onu. Sabahattin Ali’nin yaptığı bir “aydın” sorumluluğu idi. O eleştirmeli, yanlışları söylemeli ve yönetenlere hep iyiyi, doğruyu tarif etmeliydi. Yoksa niyeti ne kurulu düzeni yıkmak ne de yerine bir alternatifi koymaktı. O sadece “Bayanlar Beyler” diyordu durmaksızın “Bu yapmakta olduğunuz şey yanlış. Doğrusu bu.”


1946’da Aziz nesin ile birlikte “Markopaşa” dergisini yayınlamaya başladılar. Kendini alamadığı yazılarından burada da yazmaya başladı. 19 Mayıs 1947’de bu Dergi kapatıldı. Daha sonra “Malumpaşa”, “Merhumpaşa” v.s adları ile yayına bir müddet devam etti.


Sabahattin Ali, 16 Mayıs 1947 de tutuklanarak Paşakapısı Cezaevine konuldu. Burada dört ay kaldı. Kaldığı süre içinde koğuşunda Hasan Tural ve Ali Ertekin adlı kişiler ile tanıştı. Hasan berberdi ve Bulgar göçmeniydi. Edirnekapı’da berber dükkanı vardı. Ali Ertekin ordudan atılma bir askerdi. Silah çalmıştı. Yugoslav göçmeniydi. Bunlarla ahbaplığı bir hayli ilerletti. Yurtdışına kaçmak fikri aklının bir köşesine yerleşmişti. 10 Eylül’de hapishaneden çıktı. Ancak 1947’nin son tahliyesini 30 Aralık’ta yaşadı. Tutukluluk hali on gün sürdü ama davası sürüyordu.


Bu tutukluluktan sonra artık yazı yazma yerine nakliyecilik yapma kararı verdi ve bir kamyon aldı. Bununla sebze meyve taşıyacaktı. Ama olmadı Mehmet Ali Aybar’ın çıkardığı “Zincirli Hürriyet” adlı dergide yayınlanan bir yazısı yüzünden kendisi hakkında yeniden dava açılmıştı. Dava 26 Mayıs 1948 de görülecekti.


Artık hapse girmek istemiyordu ve hapishanede tanıştığı Berber Hasan’ın Edirnekapı’daki dükkanının yolunu tuttu. Bu yol onu ölüme götüren yoldu.


Ali Ertekin Sabahattin Ali’yi Bulgaristan’a geçirmek üzere sınıra götürür ve orada 2 Nisan 1948 tarihinde öldürür. Ali Ertekin idam cezası ile yargılanmasına karşın dört yıl ceza alır ve kısa bir süre sonra da serbest kalır.


Bu trajediyi bu sonuca götüren bir çok etkeni “Yeşil Mürekkep” te okumak mümkün. Ben de elimden geldiği kadarı ile özetlemeye çalıştım. 20nci yüzyılın ilk yarısında yaşamış olan Sabahattin Ali hiç şüphesiz bizim edebiyat dünyamızda yerini almış, düşünce hayatımıza da bir şekil vermiştir. Bugün bile toplumsal, sosyal ve ekonomik sorunlara eğilen, ülke yönetiminin yanlışlarını vurgulayan yazar, düşünür, popüler kişilere uygulanan baskıyı göz önüne alırsak, 1923-1948 yılları arasının ulusal ve uluslararası alandaki mevcut durumun Sabahattin Ali gibi aydınların çabalarına pek hoşgörü le bakılacak ortamı sağlamadığı görülebilmektedir.


Benim açımdan Sabahattin Ali gibi çok değerli bir yazara yazık olmuştur. Onu 41 yaşında kaybetmişiz. Yaşasaydı kim bilir daha nice eserler bırakacaktı.

5 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör